Değerli Ziyaretçimiz,

Hiçbir çıkar gözetmeden, maddi bir gelir amacı taşımadan açmış olduğumuz bu siteyi yayınevinin rızası olmadığı için kapatmak zorunda kalıyoruz. Eseri hazırlayan hocalardan izin almamıza rağmen yayınevini ikna edemedik.

Amacımız, sadece hadisleri Müslüman kardeşlerimize ulaştırmaktı. Bu konuda beklemediğimiz bir başarı da elde etmiştik. Aylık ortalama 25 bin, yıllık ise 300 bin ziyaretçiyi sitemize çekmeyi başarmıştık. Üzüldüğümüz tek konu, bu kadar insanın internet ortamında hadislerden yoksun kalacak olması.

Diğer bir husus da şu; içerisinde müstehcen görsellerin yer aldığı başta haber siteleri olmak üzere bazı sitelerde hadis metinleri de yer alıyor. Bu siteyi kapattığımız için insanlar hadis okuyacağım derken sağda solda veya diğer alanlarda müstehcen görselleri görmek zorunda kalacak.

Sitemizi başka bir kaynak üzerinden en yakın zamanda tekrar yayına açacağız İnşallah. Selam ve dua ile.

SÜNNETİN KORUNMUŞLUĞU

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, kâfirler istemeseler de nûrunu tamamlayacağını açıklamaktadır [bk.Tevbe sûresi (9), 32]. “Allah’ın nuru”, kulları için seçtiği, onları kendisinden sorumlu tuttuğu ve Resûlü’ne vahyettiği şeriatıdır. Bu hem Kur’ân’ı hem de Sünnet’i içine alır.

Allah Teâlâ “Gerçekten Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz” [Hicr sûresi (15), 9] buyurmuştur. Bu âyette geçen zikri, Kitap ve Sünnet olarak anlamak mümkündür. Zikir kelimesi Kur’ân ile tefsir edilecek olursa, bu takdirde âyetteki hasr ifadesinden, Kur’ân’ın dışında hiçbir şeyin korunmayacağı, koruma hükmünün sadece  Kur’ân’ı içine aldığı  anlamı çıkmaz. Çünkü Allah Teâlâ, Kur’ân’da Kur’ân dışında başka şeyleri de meselâ, Resûlullah’ı insanların vereceği zararlardan koruyacağını bildirmiş ve korumuştur. Yine arşı, gökleri ve yeri kıyamete kadar yok olmaktan koruyacaktır. Sonra âyetteki “lehû” kelimesinin öne alınmış olması, hasr için değil, âyet sonlarındaki uyuma riâyet içindir.

Kur’ân’ın korunması, sünnetin korunmasını da içine alır. Çünkü Sünnet, Kur’ân’ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfî yorumlara tâbi tutulmasını önler. O halde sünnetin korunması, Kur’ân’ın korunması için gerekli önlemlerden biridir. Bu sebeple de Kur’ân’ın korunması, sünnetin de korunması demektir. 

Sünnetin korunması ümmete, ümmetin âlimlerine havâle edilmiş gözükmektedir. Yani sadece Kur’an ile sünnetin korunma şekillerinde farklılık vardır. Bu da İslâm bilginlerinin hadis ilimlerinin bütün branşlarında gerçekleştirdikleri her türlü takdirin üstünde değer arzeden ilmî mesâiler ile gözler önüne serilmiş bir gerçektir.

Sünnetin tamamı ümmet tarafından korunmuştur. Tek tek fertler ele alındığı zaman, elbette onların bütün sünneti ihata edemedikleri görülürse de, ümmetin bütünü ele alındığı zaman sünnetten hiçbir şeyin kayıp olmadığı anlaşılacaktır. Tıpkı herhangi bir dili, bir dil âliminin bütünüyle bilmesi mümkün olmasa bile, o dili konuşan milletin o dilin bütün kelimelerini bilmesinin pek normal olduğu gibi. Hatta İmam Mâlik’e, devrin halifesi, Muvatta’ı yegâne hadis kitabı olarak ilân etme teklifini iletince, büyük imam  “Bizim muttali olmadığımıza başkaları muttalî olmuş olabilir” diyerek karşı çıkmış, sünneti, ümmetin bütünü çerçevesinde  düşünmek gerektiğini hatırlatmıştır. Yani fert olarak bilgileri sınırlı da olsa âlimlerin tümü, sünnetin tümünü ihâta etmişlerdir. Bu da sünnetin korunmuşluğunu gösterir.

sünnetin korunmuşluğu, hadislerin korunmuşluğu, sünnet korunmuş mudur